25 Mayıs 2012 Cuma

Keramet isimlerde değil, sarı lacivert çubukluda



Takımlarında mutlu olan, belli başarılar yakalamış, taraftarla arasını iyi tutmuş ve her ay ATM'den güzel güzel çeken sporcuların maceracı taraflarını bir türlü hazmedemiyorum. Bu tür oyuncuların Fenerbahçe'de oynadıklarını bilmek beni üzüyor.

Elbette bu insanlar paralarını bu işten kazanıyor. En yüksek ücreti almayı tabi isterler. Tabi ki Avrupa'nın büyük kulüplerinde, daha büyük başarılarda rol oynamak onların hedefleri arasında olacak. Fakat gidiş şekilleri, gitmeden önce sergiledikleri tavırlar, gittikten sonra üzgün gözükmeye çalışmaları insana tuhaf geliyor. Hele ki bunu yapanlar, efsanelerine bu kadar değer veren Fenerbahçe Spor Kulübü'nün oyuncularıysa. Fenerbahçe ki bir tesisine Lefter'in adını vermiş, birine Can Bartu'yu; Alt Yapı Sorumluluğu'na Cemil Turan'ı getirmiş, teknik direktörlüğe Aykut Kocaman'ı...

Böyle bir kulüpten kaçar gibi uzaklaşmak seni sen yapan kulübe saygısızlık değildir de nedir Naz Aydemir? Fenerbahçe sana hakettiğinin çok mu altında para önerdi? Diyelim ki düşük ücret önerdi ama bu kulüp sana daha 20 yaşındayken formasını emanet etti Naz. Taraftar seni kendine yakın hissetti her zaman. Sosyal Medya'da bunu bizzat gördün ama muhtemelen çok da cüzi bir rakam için ya da senin deyiminle "elinde olmayan sebeplerle" Fenerbahçe'den ayrıldın. Belki biraz daha çok kazanacaksın ama artık arkanda "Sarı Lacivert Şampiyon Fener" tezahüratlarını hissedemeyeceksin. En önemlisi şu tezahüratı yapacağın bir taraftarın olmayacak.

Nerede görülür ki bu taraftar
Herkesin gözü üzerinde
Hiç durmadan alkışlar susmazlar
Yeriniz kalbimizde

Biz neler yaşadık hep beraber
Yenilgi ve galibiyetler
Güzel günler çok yakında bekler
Söz veriyor melekler

Ama Fenerbahçe her zaman varolmaya devam edecek. Başarıların sebebi sonuna gelen hastaneler olmadığı gibi, oyuncular da değil. Keramet sarı lacivert çubuklunun ta kendisinde.

Son söz olarak Fenerbahçe'de kimsenin parası kalmadı, kalmaz sevgili sporcu arkadaşlarımız. Siz sahaya çıkın, terinizi akıtın bir Allah'ın kuluna da ezdirmez kimse sizi. Yeter ki Fenerbahçe'yi sevin, parayı değil.

9 Şubat 2012 Perşembe

Fener'in kızları rahat, erkekleri endişeli

Fenerbahçe Kadın Basketbol takımı, dün akşam Gs Medical'i bir kez daha mağlup etti ve olası (kesin) play-off eşleşmesinde saha avantajını ele geçirdi. Yalnız gördük ki Fenerbahçeli kızların saha avantajına pek ihtiyacı yok. Deplasmanda 40 dakika küfür yiyerek de rakiplerini sahadan silebiliyorlar.

Fenerbahçe dün gece savunmada kendini sıkmadı, ribaund sayılarında sıkıntı ortadaydı ve bu sıkıntıdan Galatasaray'a defalarca ikinci, üçüncü şanslar doğdu. Buna rağmen, sarı lacivertliler sadece 65 sayı yedi.
Ayrıca, Fenerbahçe hücumda da çok fazla fast-break sayısı bulamadan ve maç boyunca üç sayılık isabet kaydedemeden 81 sayı attı.

Maç başlamadan önce Fenerbahçe'nin kazanacağını düşünüyordum ama George Dikeoulakos biraz kumar oynadı. Ribaund konusunda zaten pek iyi değiliz, bir de Cappie Pondexter'a yer açmak için Zane Tamane'yi dışarı çekmesi bana pek doğru gelmedi. Tabi ki Pondexter bu takımda her zaman olmasını istediğimiz sempatik bir oyuncu. Taraftarla ve kulüple arasında güzel bir köprü var ama Galatasaray maçında eski düzenle devam edilmeliydi.

Dediğim gibi Fenerbahçe orta derece savunma yapıp, ribaund veya top çalmalarla hızlı hücuma geçip, kolay sayı bulan bir takım. Takımı hızlı hücuma çıkaracak oyuncular zaten mevcut. Penny hiç koşmasa bile Angel ve Birsel bu işi rahat götürüyorlar. Yalnız Nevriye ve Matovic kendi pota altlarında çok yalnız kaldılar. Nevin arada girip rahatlattı onları ama onun da aldığı süreler herkesin malumu. Maç boyunca Tina Charles ve Fowles'ın aldığı ribaundlara üzülmedim. Hatta onların topladıkları ribaundlarla buldukları ikinci şans sayılarına da üzülmedim ama Işıl ve Bahar'ın aldığı hücum ribaundları içimi acıttı.

Eğer, Cappie yerine Zane oynasaydı maçın kopması için 4. çeyreği beklemezdik. En geç 3. çeyreğin başında maç kopardı. Muhtemelen savunma ribaundlarından sonra hücuma çıkarken de Galatasaraylı oyuncular çok fazla taktik veya teknik faul yapmak zorunda kalırlardı.

Bunun dışında, Koç oyun içinde hiç hata yapmadı hemen hemen. Cappie'yi kadroya aldıysan oynatacaksın. Bu tür oyuncuların ne yapacağı belli olmaz. Koç, gayet iyi süre verdi ona da. Penny biraz kötü gibi gözüktü ama Taurasi'nin 20'de 4 saha içi isabetiyle oynamasında büyük katkısı vardı. Hücumda gününde değildi sadece. Esmeral, Birsel'in oyundan düştüğü dakikalarda güzel işler yaptı. Nevriye ve Matovic hakkındaysa konuşmaya gerek yok. Hücumda top ne zaman boyalı alana inse faydalı işler yaptılar. Alçak post, yüksek post dinlemediler yine.

Galatasaray'da iyi takım aslında. Fenerbahçe'de görmek istemem ama Ceyhun Yıldızoğlu'da eleştirildiği kadar kötü bir koç değil. Tek sorunu Taurasi'nin üzerine oyunu yığması. Bazen tutuyor bu taktik ama işler kötü giderken ikinci bir taktik denemiyor. Belki de deniyordur ama oyuncular buna uymuyorlardır onu bilmiyorum. Yalnız Nevriye ve Matovic'in ikişer faul aldığı dönemde, hele de hakemlerin kolay düdük çaldığı bir maçta boyalı alanda Fowles'ı bulmayan oyun kurucu Fenerbahçe'de olsa demediğimi bırakmazdım. (Kusura bakma Işıl)

Dünden beri söylediğimiz en önemli şey iki takımın Türk oyuncularının düzeyi. Bir tarafın ilk beşinde Işıl ve Bahar var, diğerinde Birsel ve Nevriye. Fenerbahçe Esmeral ve Nevin'den de kısa sürelerde üst düzey fayda sağlamasıyla birlikte güç dengesini lehine çevirmiyor, paramparça ediyor.

Son olarak hakemlerinde fena düdükler çalmadığını belirteyim. Ev sahibi lehine zorlama kararlar çıkarmadılar en azından. Sadece kadın hakemin bir kaç hatalı düdüğü oldu. Bir tane de baş hakemin var ama devede kulak bunlar.


Son olarak demiştim ama erkeklerin Pana deplasmanına da kısaca bir gireyim. 

Geçen maçta ev sahibi avantajını kesinlikle kullanamadık. Güzel bir salon yapıyorsun ama alt tarafı para kazanmak adına çekirdekçi tayfaya bırakıyorsun. Takımın ateşlenmesi gereken noktada onlar çiğdem kabuklarını nereye atarız derdindeydiler. Bu akşam onların olmaması Fenerbahçe Ülker adına daha büyük avantaj.

Kendi adıma ilk 8 umutlarım tükendi ama bir kaç yerde Neven Spahija'nın, yerini Ertuğrul Hoca'ya bırakacağını duymam gelecek adına umutlarımı arttırdı. Daha önce de yazmıştım ben Spahija'yı çok severim. Bana göre Hırvatistan'ın faal en iyi ikinci koçu değil, en iyi koçu ama özellikle bu sezon çok hırpalandı.

Top 16'ya ilk iki maçta bir galibiyet almamıza rağmen saçma sapan bir başlangıç yaptık. Kaybettiğimiz maçın 2. yarısında oynadığımız oyun kadar, kazandığımız maçta oynadığımız oyunda endişe vericiydi.

Panathinaikos maçında ise endişeler zirve yaptı. 2 senedir yerden yere vurduğumuz Kaya Peker olmasa daha farklı bir sonuçlar bile karşılaşabilirdik. Ukic ve Jerrels'in bir Diamantidis etmemesinin yanı sıra Batiste'ye de çare bulunamayınca gayet rezil bir maç çıkardık.

Bu akşam daha farklı bir Fenerbahçe Ülker izler miyiz bilmiyorum ama Emir-Oğuz-Bojan üçlüsü yine paket halinde rezil bir oyun oynarlarsa ağır konuşurum. Hele kötü oynayan bu oyuncular uzun süre parkede kalırlarsa Neven Hoca'ya da ağır konuşurum.

Bu maçta yapılması gereken bir kaç şey var. İyi savunma yap, savunma kaynaklı sayılar bul (İhsan Bayülken değilim), Allah için biraz iyi şut at. Oğuz günündeyse topu boyalı alana indir. Ukic oyundayken top 18 saniye onun elinde kalmasın. Saçma sapan dakikalarda alan savunmasına geçip Batiste'ye sayı attırma. Savunmada Gist'e pek güvenme ve Kaya'nın geçen maçtaki performansını devam ettirmesi için dua at.

Takımın kadro kalitesi olarak kötü olduğunun farkındayım ama bu koçun seçimi. Sonuçta transferleri Şike Soruşturması öncesinde yapmıştık. Kaldı ki bu adamlar gelmeseydi de yerlerine konuşulan isimler iç açıcı değildi. Mesela Jerrels gelmese büyük ihtimal Omar Cook gelecekti. Kısacası al birini vur ötekine durumu. Dengeli takım kurmak istemek güzel ama dengeyi alt seviyede kurmaya çalışmak biraz acizlik, biraz kendine güvenmemek, biraz da maceraperestlik.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Şike Hususuna Taraflı Bakış


Türk futbolu aylardır bir soruşturmanın içinde oradan oraya atılıyor. Futbolla alakası olan olmayan herkes şike mevzusuyla yakından ilgili. Hatta televizyon başına bağlasan maç izlemeyecek kişiler "temiz kramponlar" operasyonunda geri adım atılmaması gerektiğini söylüyorlar.

1- Peki gerçekten bu operasyon Türk Futbolu'nu temizlemek amacıyla mı yapıldı? 
2- Yoksa Türk Futbolu'nda etkin hale gelmek isteyen gerçek kirli eller tarafından mı yapıldı? 
3- Ya da Korcan Çelikay'ın avukatının dediği gibi hukuk cinayeti işlemek isteyenler tarafından mı kurgulandı?

Lafa şöyle girelim. Operasyonun başladığı tarih 3 Temmuz 2011. Yani lig bittikten yaklaşık 1,5 ay sonra başladı. Tüm takımların transfer yapmaya çalıştığı, Lig için, Avrupa için kadrolar kurmaya çalıştığı bir döneme denk düştü. 2 Temmuz gecesi yatarken rüyasında transfer gören taraftarlar, ertesi gün bir sürprizle karşılaştılar. Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım gözaltına alınmıştı.

Muhtemelen bir süre herkes şok oldu ve olayın ciddiyetini kavrayamayanlar oldu. Hatta haberi duyduktan sonra "bir şey olmaz" diyip, transfer rüyalarına devam edenler oldu. Tabi onlar da işin ciddiyetini kısa bir sürede farkına vardılar. Nitekim medya olayla yakından ilgiliydi ve aldıkları haberleri güzelce süsleyip pazarlıyorlardı. 

Sahaya sürülen ilk haber şüphesiz Aziz Yıldırım oldu. İkinci haber ise Şekip Mosturoğlu ile diğer takımların yöneticileri, futbolcular ve menajerler oldu. Medyanın en sevdiği haber ise emniyete teslim olmak üzere Antalya'dan uçakla İstanbul'a gelen İlhan Ekşioğlu oldu. Ekşioğlu'nun İstanbul'a gelişini büyük puntolarla ve son dakika ibareleriyle "Ekşioğlu Yakalandı" şeklinde verdi güzide basınımız. 

Tüm bunlar olurken herkes şaşkındı. Ben de dedemin abonesi olduğu Zaman Gazetesi'ne bir göz atayım dedim. Gazete sıradan bir Pazar sabahı gazetesiydi. Zaman Pazar ekinde ise ilginç bir ismin röportajı vardı. Bu isim, daha önce Fenerbahçe'de Asbaşkanlık görevi yapan Hamdi Akın'dı. Akın, Aziz Yıldırım'ın görevi bırakması gerektiğini söylüyor. Tepedeyken bırakması gerektiğini de es geçmiyordu.

Bu röportajın tesadüf olduğuna kendimi inandırdım. Zaten bu kadar gizli ve titiz yürütülen bir soruşturmanın bilinmesi de imkansızdı. Aziz Yıldırım'ın kitap okuyan bir insan olmamasına rağmen, tutuklandığı ilk gün "siyasi kitap istiyorum" demesi ve bir milletvekilinin "Ergenekon'un para kaynağı bu operasyondan çıkabilir" demesi acaba siyasi bir operasyon mu dedirtse de kendi kendime yendim bu düşünceyi. Dediğim gibi soruşturmanın bilinmesi ne kadar imkansızsa, siyasi olma ihitmali de o kadar imkansızdı.

Gerçi bilinme konusunda imkansız dediysem de o kadar değildi aslında. Bunu akşam olunca daha iyi anladım. Kanal D'de Ekrem Açıkel iddiaların çok ciddi olduğunu söylüyordu. Hatta Emenike'nin parkta para sayarken çekilen görüntülerini de savcının elinden "görüverdiğini" bize aktarıyordu. Maalesef tecrübeli muhabirimiz Fenerbahçe'nin küme düşeceği haberini de bize daha ilk günden bildiriyordu.

Ekrem Açıkel'den sonra görevi Taraf gazetesinden iki cengaver aldı. Rasim Ozan Kütahyalı ve Mehmet Baransu gibi ustalarımız bize habercilik dersi verdiler. Her bilgiyi kendi tape'leriymiş gibi elde edip, yayına verdiler. Haftada bir kaç programa çıkıp kibarca Aziz Yıldırım'ın ve Fenerbahçe'nin bittiğini bize duyurdular. Futbolumuz için bunun çok olumlu sonuçlar doğuracağı konusunda birleşen bu isimler, Fenerbahçe'nin şampiyonluğunun da bir kaç hafta içinde Trabzonspor'a teslim edileceğini açıkladılar. Elbette Şampiyonlar Ligi'ne de Trabzonspor'un katılacağı müjdesi izleyicilere ve okuyuculara verildi.

Tam bu sırada Fenerbahçe Spor Kulübü yayın yasağı talebini ilgili mahkemeye iletti. Ancak sonuç alınamadı. Hemen hemen her davaya ve olaya yayın yasağı gelen Türkiye, birden bire demokratik bir şekilde haber alma hakkımızın elimizden alınamayacağı kanısına vardı. Fenerbahçe taraftarının Bağdat Caddesi'nde düzenlediği yürüyüş ise küçük bir sansüre uğrayarak, kendisine yer bulamadı. Kuşkusuz demorasi de bir yere kadar.

Yayın yasağı talebinin reddinden sonra ise Facebook'da açılan "Her gün bir ingilizce kelime", "Her gün bir yeni öğüt" tarzı gruplara döndü gazeteler. Hepsi "her gün bir tape" yayınlayarak şike operasyonunu, "itibarsızlaştırma" operasyonuna dönüştürdüler. Televizyonlara servis edilen görüntülerde Giresun'da bir evde ele geçirilen silahların ardından Yıldırım'ın evi gösterilerek kamuoyuna suçlu lanse edilmek istendi. "19 Maçta Şike Yapılmış" ve "Savcı Maç Sonuçlarını Biliyordu" manşetleri günlerce kullanıldı. Aziz Yıldırım'ın istifa ettiği, Aykut Kocaman'ın istifa ettiği her gün ufak ufak yer aldı gazetelerde.

Ta ki Aziz Yıldırım'ın, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e gönderdiği mektuba kadar. Aziz Yıldırım, soruşturmayı yürüten savcının kendisine "Senden daha ünlü birini de alacağız" dediğini söyledi ve ekledi: "Savcının söylediğine göre Fenerbahçe şampiyon olmasaydı bu soruşturma açılmayacaktı"

Ve bu mektuptan sonra beklenen an geldi. Her özgürlüğün, her demokrasinin bir sınırı olduğu ima edildi. Kısacası soruşturmaya yayın yasağı ve gizlilik getirildi. Gerçi gizlilik herkesi bağlamadı. Mesela Mehmet Baransu "gizlilik bizi bağlamaz" diyerek tavrını koydu. Gerçekten de onu bağlamadı bu karar. Cesur bir kalem olduğu her halinden de anlaşılıyordu zaten. Her gün bir programda savcılık tarafından ya da emniyet tarafından serbest bırakılanları bile suçladı. Soruşturmayı yürüten savcı ise olgunlukla karşıladı bu durumu.

Yazarken soruşturma yazıyorum ama usül gereği. Yoksa daha iddianame yokken soruşturma aşaması geçildi, yargılama tamamlandı, asılanlar asıldı, kesilenler kesildi. 

Gökten inme Federasyon Başkanı Mehmet Ali Aydınlar'ın Fenerbahçe taraftarı olduğu ve Fenerbahçe aleyhine karar alamayacağı taze beyinlerimize işlendi. Federasyon'dan çıkan ilk bir kaç karar da Fenerbahçe lehine olunca mecazi anlamda kan gövdeyi götürdü. Halbuki karar Fenerbahçe lehine değildi, hukukun emrettiği yapılmıştı. Fakat, masumiyet karinesi denen meretin yok sayıldığı ülkede bunun anlaşılması beklenemezdi.

Sonra bir takım insanlar Federasyon'u ve Fenerbahçe'yi UEFA'ya şikayet ettiler. Bu şikayetçiler veya ispiyoncular arasında üst rütbeli Federasyon temsilcilerinin olduğu konuşulsa da ben burayı atlıyorum. Bir gün Pierre Cornu diye bir adam geldi UEFA'dan. Felaket tellalları hemen "yandık, bittik, kül olduk" naraları atsa da Fenerbahçe taraftarı rahattı. Çünkü Avrupa'dan gelen adam masumiyet karinesini bilirdi.

Aslında mantık doğruydu lakin bu adam birilerinden bilgi alacaktı. Bilgiyi verenin art niyetli olabileceği atlanmıştı. Devam eden bir davanın, gazetelerden tercümeler yapılarak Cornu'ya aktarılması Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne gidememesine sebep oldu. Fenerbahçeli Aydınlar ise savunmasını "UEFA, Şampiyonlar Ligi'ne önem veriyor" diyerek yaptı.

Devler Ligi'ne gidememiş olmak, suç sabit olmadan suçlu ilan edilmek zaten Fenerbahçe taraftarını sinirlendirdi. Yalnız en sinir bozucu karar akşam saatlerinde UEFA tarafından ilan edildi: "Trabzonspor Şampiyonlar Ligi'ne Alındı". Peki Trabzon'da bu soruşturmada değil miydi? Fenerbahçe sıfır tolerans yüzünden men edilmemiş miydi? Hani UEFA Şampiyonlar Ligi'ne önem veriyordu?

Trabzon Şampiyonlar Ligi'ne katıldı, oynadı ve elendi ama bu sorulara hala cevap gelmedi. Cas'ta yürüyen davada da iki kurum birbirine düşmüş durumda olduğu için bu konuya da değinmeye lüzum yok.

Bu süreç devam ederken soruşturmanın medya temsilcileri de boş durmadı elbette. Linç kampanyalarına devam ettiler. Özellikle Fenerbahçe maçı olduğu gün mutlaka "Metris'te Kavga", "Metris'te İntihar", "Fener Düşüyor" tarzı haberler yaptılar. Görev bilinciyle hareket ettikleri için yadırgamıyorum, tebrik ediyorum onları.

Bir süre sonra 6222 sayılı Sporda Şiddetin Önlenmesine dair hazırlanan kanunun değiştirilmesi gerektiği konuşuldu. Kulüpler Birliği, büyük oranda, yasanın değişmesini istedi. Ancak bir grup temiz futbol düşkünü isim buna şiddetle karşı çıktı. Öyle ki Twitter'da "şikeciler futboldan temizlenmeli, yasa değişmemeli" mealinde bir yazı yazan Baransu'ya, "Aziz Yıldırım düşmanı" denilince, kendisi Yıldırım'ı tanımadığını ve soruşturma başlamadan önce futbolun kaç dakika olduğunu bile bilmediğini söyledi. Yani temiz futbol isteyen adam, futboldan anlamayan bir kişi.

Bu ilginçliği bir yana bırakıp 6222'nin durumuna devam edelim. Önce mecliste bütün partiler yasayı değiştirmeye karar verdiler. Sonra BDP çekilince kaldı üç parti. Mecliste oylama yapıldı, 6222 değişti ve Cumhurbaşkanı'na gönderildi. Bu süreçte ilginçlik bitmedi. Yasa değişsin diye gece vakti oy veren partinin milletvekilleri, bu durumdan duydukları pişmanlığı dile getirmeye başladılar 

Bu milletvekillerinden bir tanesi Bursa'dan milletvekili seçilirse, Bursa-Beşiktaş maçından dolayı Bursa'nın aldığı cezanın azaltılacağı sözü veren kişi. Kaldı ki o ceza 6222'ye göre verilmişti ve kendisi bu yasayı yok saymıştı. Diğer milletvekili ise "Ergenekon'un para kaynağı bu operasyondan çıkabilir" diyen kişi olması garipti.

Cumhurbaşkanı'da belli ki bu durumdan etkilendi ve yasa değişikliğini onaylamadı. Partiler ise yeniledikleri yasa üzerinde bir değişiklik yapmayarak, topu yeniden Gül'e attı.

Bu arada aylardır merakla beklenen iddianame de mahkeme tarafından kabul edildi. Soruşturmada gizlilik karar kalktı. İddianame tüm haber sitelerinde yayınlandı. Belki de 2011'in en çok okunan kitabı bu iddianame oldu. Bu iddianameyle ilgili görüşlerimi bir paragraf erteliyorum ve Metris'ten tahliye edilen 8 kişinin tahliye edildiği gün Fenebahçe'nin maçı olduğuna dikkat çekmek istiyorum. İsterseniz paranoyak diyin ama bana tesadüf gibi gelmiyor. Düşünün ki Fenerbahçe'nin önemli bir maçı var ve Aziz Yıldırım o gün tahliye ediliyor. Bunun Fenerbahçe'yi motive ettiğini düşünmez misiniz?

İddianame üzerinde tartışmalar devam ederken, gazeteler kendilerine en güzel tape'leri seçerken Cumhurbaşkanı Gül'de veto ettiği değişikliği bu kez onayladı. 

Savcının hazırladığı iddianameye bakarsak bana göre dağ fare bile doğuramadı. Basına dağıtılan PDF'te ise en dikkatimi çeken şey bazı sayfaların yer almamasıydı. Bu sayfalarda muhtemelen savunmanın lehine olabilecek tape'ler veya ifadeler var ki bunlar sümen altı edildi.

Tabi ki olmayan sayfa üzerinden konuşmaya gerek yok. Olan sayfalarda da Fenerbahçe aleyhine en fazla kullanılan konu İstanbul Büyükşehir Belediye maçı ve İbrahim Akın.

Bu konuda Twitter'da Ali Murat Göktuğ'un paylaştığı bir bilgi bu soruşturmanın kurgu olabileceğini akıllara getiriyor. Göktuğ'un paylaştığı bilgiye göre İbrahim Akın'ın yetkisiz menajeri Yusuf Turanlı Çaykur Rizespor'un eski Futbol Şube Sorumlusu. Bu hususta Yusuf Turanlı çok önemli bir yere sahip. Çünkü, kendisi Rizespor'da bu görevi üstlenirken, Rizespor AŞ'nin hissedarlarından birisi de Tahir Kıran. Diğer önemli isim ise Rize doğumlu, Fenerbahçe altyapısından yetişme ve Rizesporlu futbolcu Fahri Tatan.

Tahir Kıran'ı tanımayanlar olabilir, sadece ismen bilenler olabilir. Kendisi Fenerbahçe'de görev almış bir yönetici. 1999-2000 ve 2002-2003 yılları arasında Fenerbahçe'de altyapılardan sorumlu olmuş bir iş adamı. Fakat daha sonra Aziz Yıldırım'la ters düştüğü için Fenerbahçe'den uzaklaştırılan Kıran, futboldan uzak kalmadı. Haluk Ulusoy döneminde Federasyon'da yer aldı. 

Şimdi burada önemli nokta Kıran-Turanlı ilişkisi. Çünkü, Tahir Kıran, Fenerbahçe'nin İbrahim Akın'a 200 milyar para teklif ettiğini Trabzonspor yöneticilerine bildiren kişi.Bu bilgiyi kimden aldığı ise meçhul. 

Tahir Kıran'ın bir diğer konuşması ise en azından benim şüphemi arttırıyor. Mecnun Odyakmaz'la konuşurken ağzından şu cümleler dökülüyor: "Bir de telefonda konuşmayalım böyle işleri, boşver." 

Garip bir konuşma. Sanki bir kişi soruşturmadan haberdar ve itiraf almaya çalışıyor gibi. 

Peki Fahri Tatan bu işin neresinde? Fahri'nin ifadesi İbrahim Akın'la yaptığı telefon görüşmesi nedeniyle alınıyor. Fahri'de "İbrahim'e Fenerbahçe'den para geldiğini biliyorum ama İbo saf çocuktur" açıklamasını yaparak savcının ekmeğine yağ sürüyor.

Yalnız Fahri'nin Yusuf Turanlı ve Tahir Kıran'la Rizespor'da beraber olduğu göz önüne alındığında bu işin bir komplo olabileceği fikri benim taraflı aklıma yatıyor. Hele ki Fahri Fenerbahçe altyapısındayken, kendisinden sorumlu yöneticinin Tahir Kıran olduğunu düşününce kafamda bir şema oluşuyor. 

Sonra hayal ediyorum: Yusuf Turanlı, Aziz Yıldırım'ın savaş açtığı yetkisiz menajerlerden biri. Tahir Kıran, Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe Spor Kulübü'nden uzaklaştırdığı bir yönetici. Fahri Tatan, Aziz Yıldırım döneminde Fenerbahçe'de tutunamamış, Kıran ve Turanlı tarafından ihya edilen bir futbolcu. 

Diğer maçlarda ise şike diye tasvir edilen tüm konuşmalar futbol konuşmasıdır. Aziz Yıldırım'ın kadro öğrenmeye çalışmasına şike demek abesle iştigaldir. Zaten herkes rakibin kadrosunu öğrenmek ister. Kaldı ki bunu maçtan 2 saat önce yapmak şikeyle ilgisinin olmadığını bize kanıtlıyor. Şöyle ki, Aziz Yıldırım, bir tape'de Karabük-Fenerbahçe maçından önce Emenike'yi kadroda görmeyince şaşırıyor ve keşke oynasaydı diye bir cümle kuruyor. 

Emenike'nin oynayıp oynamayacağını bilmediği meşhur tape'lerle sabit olan Aziz Yıldırım nasıl baskı uygulamış olabilir? 

Eskişehir maçı öncesi, rakip takım hocası Bülent Uygun'a 50 kişilik basın ordusunun önünde "Bu taktikle çıkarsanız sizi yeneriz Bülent" demesi nasıl bir şike girişimi olabilir?

Şekip Mosturoğlu'nun Eskişehir-Fenerbahçe maçından bir gün sonra Sezer Öztürk'le konuşması nasıl şike olabilir? Dünya'nın neresinde oynanmış maçtan sonra şike pazarlığı yapılır?

"Maç satan karısını satar" diyen Mecnun Odyakmaz nasıl maç satar? "Bizim telefonda konuşamayacağımız hiçbir şey yok" diyen Odyakmaz kimle şike yapar?

Metris'ten "58. madde değişmesin, biz temiziz" diyen Aziz Yıldırım şike yapsa kendisine bu kadar güvenir miydi?

Fenerbahçe tarafında hal böyleyken, yazının başında bahsettiğim eski Fenerbahçe Asbaşkanı Hamdi Akın'ın da bir konuşması takılmış dinlemelere. Yalnız zannedildiği gibi Fenerbahçe adına iş bitirmeye çalışmıyor kendisi. Ankaragücü Onursal Başkanı Melih Gökçek ile beraberken kendisini arayan Trabzonspor Kulübü Başkanı Sadri Şener'in görüşmesine aracılık ediyor. Bunun şike veya teşvik içerdiğini tabi ki oturduğumuz yerden anlayamayız ama Hamdi Akın'ın, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ı istifaya davet edebilecek konumda olmadığını gösteriyor.

Yukarıdaki soruları ve diğer tapeleri de açmak mümkün. Üstünde ufak bir mantıkla ciddi çözülmeler yaşıyor iddianame. Ali Murat Göktuğ'un ufak bir saptaması bile bazı şeyleri çöpe atmaya yetiyor. Basit futbol muhabbetlerini kırparak şike konuşması haline getirmek; transfer görüşmelerini, kişisel işlerle ilgili yapılan para transferlerini şike diye iddianameye sokmak biraz tuhaf oluyor. 

Ayrıca bu kadar gündemi meşgul eden soruşturmanın PDF dosyasında bizlerle paylaşılmayan kısımların ve gizli tanığın kim olduğunu bilmemizin gerektiğini düşünüyorum. Eğer gizli tanık Tahir Kıran veya Hakan Bilal Kutlualp ise o zaman işler biraz daha karışır.

Bu arada en üstte iki soruya benim cevabım 2 ve 3'tür. Futbolla ilgilenmeyenlerin öncülük ettiği soruşturmada ilk sorunun beni pek çeldirmediğini de ifade etmek isterim.

21 Ekim 2011 Cuma

Mağlubiyetlerin Sorumlusu Fenerbahçe Taraftarı

Bu hafta Avrupa Kupalarında oynayan iki Türk takımı da maçlarını kaybetti. Maçlardan sonra ise ne Trabzon teknik direktörü Şenol Güneş konuşuldu, ne de Carlos Carvalhal...

Teknik direktörleri geçtim, maçlardan çok CSKA Moskova tribünlerindeki 5-6 Fenerbahçe taraftarı konuşuldu. Sanki ilk defa Fenerbahçe taraftarı yaptı böyle bir şeyi. Chelsea forması giyen Beşiktaş taraftarını, yine Chelsea takımını karşılayan Galatasaray taraftarını, PAOK taraftarıyla birlikte kardeşlik türküleri çığıran Beşiktaş taraftarını, CSKA'ya başarı dileyen Moskovalı Aslanları unutan bir ülkede yaşıyoruz.

Fenerbahçe düşmanlığının zirve yaptığı bünyeler bunları görmüyor herhalde. Hala Fenerbahçelilerin acısı var diyebiliyorlar. Elbette acımız var, bunu inkar da etmiyoruz. Çünkü bir sezon hayalini kurduğumuz Şampiyonlar Ligi'ne biz gidemedik ve bizimle aynı soruşturmaya dahil olan diğer takım gitti. Bunu bile bile "aman Trabzon'u destekleyin, ülke puanımız yerle yeksan oldu, onlar başarılı olamazsa sizde yanarsınız" gibi sözlerle tribüne oynamanın gereği de yok.

Taraftar, ilk günden bu yana tavrını ortaya koymuştur. İsterlerse seneyede almasınlar Şampiyonlar Ligi'ne, isterlerse 3 sene, 5 sene ceza versinler. Gerekirse seneye lig şampiyonu bile ön eleme oynamak zorunda kalsın.

Ayrıca medyaya ve rakip takım taraftarına şunu da söylemek lazım. Fenerbahçe taraftarı, Trabzon'un İnter'le oynadığı maçta da tribündeydi. Ama Trabzon kazandığı için dikkatinizi çekmedi muhtemelen. Onu da hatırlatayım veya kulağınıza fısıldayım dedim.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Fenerbahçe Taraftarının Hayallerini Çalanlar

3 Temmuz 2011 Pazar günü annem uyandırdı beni, bir gün öncesinden denize gitmeye karar vermiştik. Yatağımdan kalktım, televizyona bakmaya fırsat bile kalmadan indik arabaya.

Arabaya biner binmez Ntvspor Radyo açılır zaten. Keşke o gün açılmasaydı, keşke başka bir frekans ayarlanmış olsaydı, keşke radyonun sesi kısık olsaydı da uyku sersemi hiç fark etmeseydim bile. Ama maalesef radyo açıldı ve spikerin ağzından “Aziz Yıldırım’ın da dahil olduğu bir takım isimler şike operasyonu kapsamında gözaltına alındılar” sözleri döküldü ağzından.

Bir an ne olduğunu bile anlayamadım ve yol boyunca radyo dinlemedim. Belki de en fazla eğlenmem gereken gün bana zehir oldu. Doğru düzgün yemek bile yemeden sürekli telefonun internetinden olan bitene baktım, sürekli arabaya geçip radyodan son durumu takip ettim.

O gün tam kafama dank etmedi ama ertesi gün anladım ki 3 Temmuz Pazar sabahı benim ve benim gibi Fenerbahçe ile yaşayan, Fenerbahçe ile nefes alıp veren Fenerbahçe taraftarlarının hayalleri çalındı.

Neden mi?

Çünkü ben 2 Temmuz Cumartesi gecesi yatarken futbol takımı için kadrolar kuruyordum, Matuidi mi gelir, Gökhan İnler mi gelir, Capoue mi gelir diye kafa yoruyordum. Fenerbahçe ile adı geçen futbolcuların maçlarını bulup, futbolcuları izliyordum. Çünkü Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Liginde olabilecek en üst yerde hayal ediyordum.

Çünkü ben Fenerbahçe Ülker basketbol takımını Euroleauge’de final four oynarken hayal ediyordum. Jerrels’ın nasıl bir oyuncu olduğunu araştırıyordum. Gist’in temiz çıkıp Fenerbahçe’de oynamasını bekliyordum. Bogdanovic mi Makro Tomas mı diye tartışmalara girmek istiyordum. Ve tabi ki şampiyonluğun tadını çıkarmak istiyordum.

Çünkü ben Fenerbahçe kadın basketbol takımını da Avrupa’da en yüksek yerlerde görmeyi hayal ediyordum. Zane Tamane’yi, Elina Babkina’yı ve Taurasi’siz Penny Taylor’ı konuşmak istiyordum.

Çünkü ben Fenerbahçe Acıbadem’in neredeyse tamamen değişen yabancı oyuncularını konuşmak istiyordum. Yeni sezonda Avrupa’da şampiyonluk bekliyordum.

Ben bütün bunları hayal ederken ve düşünürken tanımadığım adamlar benim en büyük değerimi dipten alıp zirveye çıkartan Aziz Başkanıma ve tabi ki bütün Fenerbahçe camiasına kelepçe vuruyordu. Belki Fenerbahçe taraftarının Aziz Yıldırım’ı unuttuğunu hayal ediyordu bunu yapanlar ama tabi ki yanılıyorlardı. Çünkü Fenerbahçe taraftarı daha önce de kötü günler gördü.

Bu taraftar 29 yıl Türkiye Kupası görmedi, bu taraftar 2 kez son maçta şampiyonluk kaybetti, bu taraftar Galatasaray 4 sene üst üste şampiyon olurken Fenerbahçe’nin sahada futbol namına ortaya hiçbir şey koyamadığını gördü, bu taraftar 6.’lık gördü…

Bütün bunları gören taraftar iftira olduğuna inandığı, delillerin ortaya konamadığı, birkaç gazetecinin tüm bilgilere sahip olduğu; fakat şüphelilerin ve şüpheli avukatlarının herhangi bir bilgiye sahip olamadığı bir dava yüzünden mi başkanına ve kulübüne sırtını dönecek? Bir insana en zor durumunda bu kadar kolay mı ona sırtını dönmek?
Zaten kolay olsaydı bile ne için vazgeçecektik ki Aziz Yıldırım’dan? Bir tarafta bana bütün bu hayalleri kurma fırsatı veren Aziz Yıldırım var, diğer tarafta tanımadığım ama hayallerime set çeken bir insan.

Gerçi bu tanımadığım kişi sadece hayallerime değil, bütün spor sevgime de set çekti. 3 Ağustos günü fark ettim ki aylardır spor gündemini takip edememişim bu konu dışında. Benim gibi evde sürekli Ntvspor, Eurosport izleyen bir insanı dünyadan bir haber yapmışlar.

U20 Dünya Şampiyonasının bile başladığını bugün öğrendim ki ben bu turnuvayı 2 aydır bekliyordum. Kadınlar Dünya Kupasını yarısından itibaren takip edemedim ki ilk defa kadın futbolunu bu kadar heyecanla beklemiştim. Hadi bunlar neyse de Kadın Basketbolunu sürekli takip etmeye çalışan biri olarak Rusya ile oynadığımız final maçını izleyemedim üzüntüden.

Hal böyleyken spor temizlense ne olacak sayın savcı? Sen bana delilleri sunamadıktan sonra, sen beni ve arkadaşlarımı ikna edemedikten sonra, sen futbolla alakası olmayan Mehmet Baransu’yla, R. Ozan Kütahyalı’yla, Ekrem Açıkel’le kamuoyu yaratmaya çalışıp, Fenerbahçe’yi ve Fenerbahçe’nin başkanını kamuoyu önünde suçlu lanse etmeye çalıştıktan sonra Türkiye’de spor temizlense ne olur, temizlenmese ne olur?

Benim gibi futbolseverler artık olmasın, meydan bu saydığım isimlere kalsın diyorsanız, eğer derdiniz buysa sevdamızı kimseye bırakmayacağımızı bilin yeter. Biz sporu, kulübümüzü, başkanımızı, sporcumuzu, yönetimimizi asla yalnız bırakmayız.

Son söz olarak Mecnun Odyakmaz’ın “maç satan karısını satar” sözünü, “aynı sevdayı paylaştığı masum insanları satan, karısını satar” şeklinde değiştirip size sunayım ki durumun ciddiyetini fark edin. 

27 Haziran 2011 Pazartesi

Göbeğe Bir İngiliz "Jermaine Jenas"




















Fenerbahçe ile adı anılan bir diğer futbolcu Jermaine Jenas'ı tanımayan yoktur aslında ama yine de Samba Diakite'den sonra Jenas hakkında da bir yazı yazmak istedim.

Jermaine Jenas 28 yaşında ve son 6 yılını Tothenham gibi Premier Lig'in üst düzey ekiplerinden birinde geçirmiş kaliteli bir orta saha. Ayrıca İngiltere Milli Takımı ile Dünya Kupası görmüş bir futbolcu.

Son 1-2 yılda biraz düşüşe geçmiş olsa da hala orta sahada dinamik bir oyun oynuyor. Özellikle top kendi takımının hakimiyetindeyken kalite kokan paslarla arkadaşlarını besliyor. Zaman zaman hücuma çıkarak pozisyona giriyor. Fazla gol atamasa da bir çok pozisyon hazırlıyor takım arkadaşlarına.

Defansa katkısı ise takım arkadaşlarının futboluyla doğru orantılı desem yeridir. Ne zaman oyun hızlansa, ne zaman takım arkadaşları hareketlense Jermaine Jenas toplara atlayan, rakibe kayan bir oyuncuya dönüşüyor. Ayrıca yaptığı küçük hamlelerle de takımına zaman kazandırabiliyor orta sahada.

Ben Fenerbahçe'de bu tarz futbolcuların çok rahat oynayabileceklerini düşünüyorum. Zaten top genelde Fenerbahçe'de olduğu için daha çok oyunu yönlendirecek bir oyuncuya ihtiyaç duyuluyor. Aykut Kocaman'ın da dediği gibi pas yüzdesi yüksek bir oyuncu arıyorsak bence Jenas doğru bir adres. Eğer zorluk derecesi yüksek maçlarda takımın biraz daha kapanması gerekirse Selçuk, Baroni ve Mehmet Topuz'dan birisiyle bu iş çözülebilir.

Gördüğüm kadarıyla da Aykut Kocaman'ın kafasındaki orta saha Jenas veya Jenas benzeri bir futbolcuyla tamamlanmış olacak. Yalnız bu transfer hamlesinde bir kaç kritik nokta var.

Jenas İngilitere'den bu yaşta ayrılır mı, ayrılırsa da ne için ayrılır?

İyi bir teklif belki onu İngiltere'den kopartabilir ama Türkiye Liginde rahat ederim düşüncesiyle gelmesi engellenmeli. Geçen sezon Niang daha kolay bir lig bekliyordum demişti ve oldukça da zorlanmıştı Türkiye'de.  Jermaine Jenas tarzı bir isim gelecekse bu düşüncelerinden arındırılıp getirilmesi daha hoş bir hamle olur.

26 Haziran 2011 Pazar

Samba Diakite Kimdir




















Dün gece bir kaç haber kanalı ve bir kaç duyumcu sanıyorum bu oyuncunun adını zikretmişler. Ben de hiç tanımadığım Samba Diakite'yi merak ettiğim için sezon içinde oynadığı bir maçı ve bazı maçların da özetlerini izledim.

Samba Diakite 22 yaşında genç bir futbolcu. Uzun boyuyla orta sahada hemen kendisini hissettiriyor. Uzaktan bakıldığında gayet diri bir duruşu var. Tekniğine güvendiği için top ayağına gelir gelmez, topu ayağından uzaklaştırma derdinde değil. Yalnız bu onun için bir handikap gibi görünüyor çünkü topu riskli bölgede kaptırmasına neden oluyor bu özgüveni.

İkili göbeğin sol tarafında başlamıştı izlediğim maçta ama biraz etkisiz kalınca yanındaki Landry N'guemo ile yer değiştirerek sağ tarafa geçti. Göbeğin sağ tarafında daha etkili oynadı. Yalnız etkisi daha fazla ofansif anlamda arttı.

İşin defans tarafında sadece temiz müdahaleler yapmaya çalışıyor. Oynadığı süre boyunca hiç saldırgan hareketini görmedim, yere bile düşmedi. Yani topa kayıp, rakipleri korkutabilecek yapıda bir oyuncu değil. Oyun stili Appiah ve Aurellio'dan çok Baroni'yi andırıyor yani. Baroni'den ayrıldığı en büyük noktası dediğim gibi hücumu biraz daha fazla sevmesi ve topu ayağından hemen çıkarmaması.

Eğer Fenerbahçe Samba Diakite'yi alırsa defansif anlamda 3. aynı tarz oyuncuya sahip olacak gibi. Bu oyuncunun gelip direk ilk 11'e yerleşeceğini zannetmiyorum. Sadece forma savaşını kızıştırır. Forma da Selçuk, Baroni ve Samba Diakite arasında gider gelir.

Son olarak Samba'nın yanında oynayan Landry N'guemo'yu daha fazla beğendiğimi de söyleyeyim. Galiba Bursaspor anlaşmak üzereymiş ama son durumu bilmiyorum. Bursa alırsa önemli bir transfer yapmış olur. Gayet göze batan bir futbolcu.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Konuşmuyoruz Diye, Düşünemiyoruz Sanmayın















Yaklaşık 15 haftadır Fenerbahçe maç satın alıyor. Maç satın alırken de işi şansa bırakmayıp, hakemleri de bağlıyor ve maçlarını bu şekilde kazanıyor. Bu kazanılan maçların arasında Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor maçları da var. Hatta Beşiktaş ve Galatasaray maçları deplasmanda kazanıldı. Yani kesinlikle satılmış maçlar bunlar. Çünkü Fenerbahçe ligin orta sıralarında yer alan iki takımı deplasmanda yenemez.


Bu kadar satın alınmış kulüp ve hakem varken, bir tek Bursaspor'u ve Bursaspor maçını yöneten Kuddusi Müftüoğlu'nu satın alamadı Fenerbahçe. Hem de maç Kadıköy'de oynanıyordu. Demek ki Fenerbahçe yönetimi bir an da rehavete kapılıp bu maçı satın almadı ve Fenerbahçe kendi sahasında 2 puan kaybetti.

Evet bunları böyle düşünenler var. Hem yüz yüze konuştuklarım arasında, hem de forumlarda takip ettiğim kadarıyla en azından bunlara yakın şeyleri ciddi ciddi, yüzleri kızarmadan anlatıyorlar.

Şimdi ki dertleri de Sivasspor. Sivasspor'un başkanı Fenerbahçe Kongre üyesiymiş. Tamam da bu ilk defa mı oluyor Türkiye'de? Düne kadar Galatasaray'ın 2. başkanlığını yapan Adnan Sezgin daha önce İstanbulspor başkanı değil miydi? O zaman şikenin ve teşvik primlerinin havada uçuştuğu o yıllara dönüp bütün Galatasaray-İstanbulspor maçları incelensin desek nasıl olur?

Ya da daha 2 hafta önce bir Telegol'e bağlanıp "Trabzonspor için canımı veririm" diyen kalecinin bu hafta Trabzonspor'a karşı oynayacağını her fırsatta gündeme getirsek?

En olmadı 2001 sezonunda Samsun'da görülen çantalarla birlikte, aynı saatte İstanbul'da oynanan Galatasaray-Trabzonspor maçının nasıl ilk dakikalarda kopup 4-0 geldiğini sorsak?

Denizlispor başkanının küme düşersek her şeyi açıklarım diyip, kümede kaldıktan sonra neden ortadan kaybolup, kıvırmaya başladığını sorsak?

Hem size göre medya Fenerbahçe'nin elinde. Eğer biz bunları konuşsak bütün medyada da bunlar yer alır ve sizi de gayet baskı altına alırız. Zaten baskıyı kaldıramayacağınız Türkiye'nin en batısından bile belli oluyor.

Ama Fenerbahçe hiç bir zaman bu işlere girişmediği için gönlünüz rahat olsun. Bizim tarhimizde 8 gole ihtiyacımız varken, 8 gol atmışlığımız yok çok şükür. Bizim yakın tarihimizde maç satın almadığımızı, futbolu sahada oynadığımızı kanıtlayan 2 tane kapı gibi kaybedilen şampiyonluk var. Keşke Aziz Yıldırım "futbol sadece sahada kazanılmıyormuş" açıklamasıyla maç ve hakem satın almayı kastetseydi de 2006 ve 2010 yıllarında travma yaşamasaydık. En azından Fenerbahçe'nin boşu boşuna adı çıkmamış olurdu.

Bu pazar şampiyonluğu kaybedersek ben yine şaşırmam. Çünkü bizim sessizliğimizden faydalanıp çok yüklendiler Sivas'a. Hedefsiz bir takımı adeta canavara çevirdiler. Şampiyonluğu kazanırsak eminim ki anamızın ak sütü gibi helaldir, kaybedersek de Fenerbahçe'nin futbolu tertemiz oynadığının 3. kanıtıdır. Allah bütün camianın yardımcısı olsun.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Boz Baykuşlar'la Geçen 37 Saat
















İstanbul Büyükşehir Belediyespor'un cefakar taraftarı Boz Baykuşlar ile İzmir'den, Kayseri'ye yol çıkmak için bir süre ciddi anlamda heyecan yaşadım. Daha önce hiç bu kadar uzun yola gitmemiş olamamın yanı sıra sözlük tayfasının da biraz tehlikeli adamlar olduğunu bilmek başta bir korku salmıştı bana.



Tek başıma gitmeyecek olmam ise tesellimdi. Nasılsa arkadaşlarım vardı yanımda. Adamların tiplerini beğenmesek bile beraber takılırdık bir şekilde. 




















Kendimi bu şekilde gazlayarak attım yola ve kısa bir Alsancak molasından sonra Lozan Meydanına doğru yola çıktık. Lozan gece 01:00'de oldukça kalabalıktı. Bu kalabalık otobüsler yüzünden gece 03:30'a kadar beklemek zorunda kaldı meydanda. Aslında bu bekleyiş "panpaların" kaynaşması adına fena da olmamıştı. Bir an da ortalık "inci sözlük" havasına bürünmüştü.


Otobüslere bindikten sonra da herkesi bir uyku telaşı sardı ama başlarda kimse uyuyamadı. Muhabbet ilerledikçe uykular kaçtı ama yol bitmedi. Dönem dönem herkes uyumaya karar verse de bunu başaran da oldu başaramayan da. Hatta sadece uyumak için yanında deniz yatağı getiren arkadaşın da uyuyamaması üzücü oldu biraz.

İzmir'den Kayseri'ye kadar olan şehirler hakkında yapılan espriler zaten ayrı bir dünya oluşturdu otobüste. İzmir gibi büyük bir şehre alışan bizim gibilere Uşak-Nevşehir hattı ve özellikle bu hat üzerinde yer alan Aksaray şehri biraz garip geldi. Eğer otobüste konuşulanları Aksaray'da yaşayanlar duysaydı ellerindeki yağlı kazıkları muhtemelen bizim için kullanırlardı.

Sonunda 14 saatlik bir yolculuğun sonunda Kayseri'ye vardık ve biletlerimizi, tişörtlerimizi ve atkılarımızı da alarak bugüne kadar maç izlediğim en güzel stadyum olan Kadir Has'a giriş yaptık. İzmir Atatürk Stadına ve Alsancak Stadına alışan bünyeme inanılmaz bir hava yaşattı bu stat. 


















Maçın başlamasıyla birlikte Boz Baykuşlar alışılmış tezahüratlarına ve esprilerine devam ettiler. Açılan pankartlar, yapılan "bize her yer deplasman" tezahüratlarıyla kupa finaline ayrı bir hava kattılar ama maçın devre arasında Beşiktaş taraftarının yaptığı "20 lira verelim, Kartal diye bağırın" ve "satılmış eşekler, eşeoğlueşekler" tezahüratları panpalarımı ve beni biraz üzdü tabi. 
















Evet ucuz olduğu için gittik Kayseri'ye ama sadece ucuz olduğu için gidiş-dönüş 28 saat yol da çekilmez. Biz eğlenmeye gittik ve gayet de güzel eğlendik. Kendi adıma bana 20 lira verip değil İzmir'den Kayseri'ye götürmek, evde bile Kartal diye bağırmazdım. 















Neyse zaten İBB maçı kaybedince Beşiktaş taraftarı için de bunun pek bir önemi kalmadı. Biz de Boz Baykuşlar olduğumuz için Beşiktaş'ı alkışladık. Zaten yol boyunca karşılaştığımız Beşiktaş taraftarıyla da gayet sağlıklı bir sohbetimiz oldu. 

Dönüş yolunda ise hem yol yorgunluğu, hem de maç yorgunluğunun bitirdiği baykuşlar sabaha kadar devrildiler. 07:00'de Afyon'da verilen molayla birlikteyse ayılan baykuşlar yolculuğa yine "inci sözlük" modunda devam ederek İzmir'e ulaştılar. 

Yeni yerler görmek ve yeni insanlarla tanışmak 
yorgunluğu gerçekten unutturdu. İlk başta "acaba" diye kendi kendime sormamın bile aslında gereksiz olduğunu anlamış oldum sayelerinde.

30 Mart 2011 Çarşamba

Volkan Yükseldikçe Yükseliyor




















Volkan Demirel'in Kartalspor'dan ilk geldiği günleri hatırlıyorum. Çevremdeki Fenerbahçelilerin hepsi "Fenerbahçe Engin ve Rüştü gibi kısa boylu kalecilerden sonra nihayet boylu poslu bir kaleci aldı" demişlerdi. Tabi ki dilekler bu boyu posu heba etmemesi yönündeydi.

2003 yılında Rüştü gittiğinde üzülmeyen ender Fenerbahçelilerden biriydim. Çünkü arkada Volkan ve Recep gibi 2 kalecimiz vardı ve yeteneklerinden şüphe etmiyordum. Fakat Rüştü gidince Daum'un isteğiyle uzun yıllar sonra ilk defa yabancı bir kaleci geçecekti Fenerbahçe kalesine. Yabancı kaleciyi hep lüks olarak gördüğüm için rahmetli Robert Enke'yi de hiç istememiştim. Yalnız Enke'nin de bir şansızlığı vardı ki Fenerbahçe'nin en toleranssız dönemine denk gelmişti. Çünkü bir önceki sezon takım 6. olmuştu ve beklentilerin çok büyük olduğu sezonun ilk maçında iskeletini Ümit Milli Takımın oluşturduğu Hooijdonk'lu Fenerbahçe'nin kalecisi Enke İstanbulspor'dan 3 gol yemişti. 

Bu maç da zaten kendisinin Fenerbahçe'de sonu oldu. Daum hiç istemediği genç kalecilere kaldı. İlk başta Fenerbahçe'de daha kıdemli olan Recep Biler'e verdi formayı. Recep fena oynamıyordu ama yanlış hatırlamıyorsam Fenerbahçe-Beşiktaş derbisinde yediği iki hatalı gol onu da formasından etmişti. Yani Turgutlu menşei Recep Biler'de formasını 14. haftaya kadar koruyabilmişti.

Daha sonra kaleyi Daum'u dehşete düşüren, 22 yaşındaki Volkan Demirel devraldı. Yanlış hatırlamıyorsam sezon sonunda Fenerbahçe şampiyonluğu kucaklayana kadar da kalesini bırakmamıştı.

2004-2005 döneminde ise Volkan ve Recep'in yanına Barcelona'da umduğunu bulamayan Rüştü Reçber eklenmişti. Rüştü hayranı olan Daum'da tabi şampiyonluk kazandıran kalecisi yerine tecrübesine güvendiği Rüştü'yü kullandı. Rüştü 2004-2005 sezonunda tekrar Fenerbahçe'nin birinci kalecisi olmuştu böylelikle.

Yalnız 2005-2006 sezonunda Volkan ipleri yeniden eline alarak tecrübeli Rüştü'nün de arasından sıyrılıp formasını geri aldı. Yalnız bu sezon Şampiyonlar Ligi maçında Schalke'den yediği gol çok konuşuldu. Hatta Azeri spikerin "N'aptın Volkan, N'aptın Volkan?" demesi yıllarca alay konusu edildi. Yediği gol gerçekten komikti ama genç bir kaleci için çok da önemsenecek bir gol değildi bence. Çünkü Rüştü bu golün benzerlerinden defalarca yedikten sonra gitmişti Barcelona'ya. Ama Daum'da bu maçtan sonra meşhur "dehşete düşüyorum" açıklamasını yaptı. Fenerbahçe bu sezon şampiyonluğu da kaybedince Daum gönderilip, yerine Japonya'dan stajyer bir Brezilyalı olan Zico getirildi.











Bunun anlamı da Fenerbahçe'nin 100. yılını kutlayacağı sezon, başında stajyer bir hoca bulunacağıydı tabi ki. Kaleci mevkisi içinde Rüştü ve Volkan'a bu sefer Bursaspor'dan transfer edilen Serdar Kulbilge eklenmişti. Volkan'ın bana göre en az konsantre olduğu sezondu bu. Maalesef arka arkaya yediği hatalı goller yüzünden taraftar da sırtını Volkan'a dönmüştü. Hatta 1 Ekim 2006 tarihi takım için adeta bir dönüm noktası olmuştu. Fenerbahçe kendi sahasında Bursa'ya 1-0 yenildikten sonra Telegol'de üç tezahürat yankılandı.

1- Yönetim bu takım senin eserin,

2- Zico istifa,

3- O toplar gol olur mu, kale böyle korunur mu

    O topa uçsan Volkan saçların bozulur mu?

İlk ikisi alışıldık tezahüratlardı ama üçüncüsü ciddi anlamda Volkan'ı üzüyordu ve Volkan taraftarın eleştirisine somut bir yanıt vererek uzun saçlarını 3 numaraya vuruyordu. Bir de Volkan'ın vücut yaptığı için performansının düştüğünü iddia edenler vardı. Volkan onlara da cevap vererek vücut yapmaktan da vazgeçti.

Tabi bunlar kalesini kaybetmediği anlamına gelmesin, Serdar Fenerbahçe'nin 100. yılında bir çok önemli maçta forma giyerek, 100. yıl şampiyonluğunda önemli bir pay sahibi oluyordu.













2007-2008 sezonu ise hem Volkan'ın, hem Zico'nun, hem de Fenerbahçe'nin kendilerini kanıtladığı sezon oldu. Zico'lu Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale kalırken en büyük pay sahiplerinden biri kuşkusuz Volkan Demirel'di. Hele ki Sevilla maçında yediği iki hatalı golden sonra penaltılarda kendisini öyle bir motive etmişti ki Dani Alves o penaltıyı ya dışarı atacaktı ya da Volkan tutacaktı. Dani Alves yine de şansını denedi ama Volkan kararını baştan vermişti bir kere.

2008'den bugüne ise Volkan'ın performansı bir-iki haftalık küçük aksamalar dışında hiç vasatın altına düşmedi. Yeri geldi Milli Takım'ı, yeri geldi Fenerbahçe'yi başarılara ulaştırdı, Fenerbahçe kötü gittiği zaman taraftar ve oyuncular arasında adeta arabulucu rolü oynadı, yeri geldi kendisine 80 dakika top değmeyen maçta kritik bir penaltıyı kurtararak cümle alemi rahatlattı.

Kısacası Volkan Demirel gözümüzün önünde büyüdü ve büyümeye devam ediyor. Ayrıca bir kaleci için genç sayılabilecek bir yaşta. Umuyorum ki başarılarını aynen devam ettirir ve formasına gösterdiği saygıyla da herkese örnek olmaya devam eder.