Türk futbolu aylardır bir soruşturmanın içinde oradan oraya atılıyor. Futbolla alakası olan olmayan herkes şike mevzusuyla yakından ilgili. Hatta televizyon başına bağlasan maç izlemeyecek kişiler "temiz kramponlar" operasyonunda geri adım atılmaması gerektiğini söylüyorlar.
1- Peki gerçekten bu operasyon Türk Futbolu'nu temizlemek amacıyla mı yapıldı?
2- Yoksa Türk Futbolu'nda etkin hale gelmek isteyen gerçek kirli eller tarafından mı yapıldı?
3- Ya da Korcan Çelikay'ın avukatının dediği gibi hukuk cinayeti işlemek isteyenler tarafından mı kurgulandı?
Lafa şöyle girelim. Operasyonun başladığı tarih 3 Temmuz 2011. Yani lig bittikten yaklaşık 1,5 ay sonra başladı. Tüm takımların transfer yapmaya çalıştığı, Lig için, Avrupa için kadrolar kurmaya çalıştığı bir döneme denk düştü. 2 Temmuz gecesi yatarken rüyasında transfer gören taraftarlar, ertesi gün bir sürprizle karşılaştılar. Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım gözaltına alınmıştı.
Muhtemelen bir süre herkes şok oldu ve olayın ciddiyetini kavrayamayanlar oldu. Hatta haberi duyduktan sonra "bir şey olmaz" diyip, transfer rüyalarına devam edenler oldu. Tabi onlar da işin ciddiyetini kısa bir sürede farkına vardılar. Nitekim medya olayla yakından ilgiliydi ve aldıkları haberleri güzelce süsleyip pazarlıyorlardı.
Sahaya sürülen ilk haber şüphesiz Aziz Yıldırım oldu. İkinci haber ise Şekip Mosturoğlu ile diğer takımların yöneticileri, futbolcular ve menajerler oldu. Medyanın en sevdiği haber ise emniyete teslim olmak üzere Antalya'dan uçakla İstanbul'a gelen İlhan Ekşioğlu oldu. Ekşioğlu'nun İstanbul'a gelişini büyük puntolarla ve son dakika ibareleriyle "Ekşioğlu Yakalandı" şeklinde verdi güzide basınımız.
Tüm bunlar olurken herkes şaşkındı. Ben de dedemin abonesi olduğu Zaman Gazetesi'ne bir göz atayım dedim. Gazete sıradan bir Pazar sabahı gazetesiydi. Zaman Pazar ekinde ise ilginç bir ismin röportajı vardı. Bu isim, daha önce Fenerbahçe'de Asbaşkanlık görevi yapan Hamdi Akın'dı. Akın, Aziz Yıldırım'ın görevi bırakması gerektiğini söylüyor. Tepedeyken bırakması gerektiğini de es geçmiyordu.
Bu röportajın tesadüf olduğuna kendimi inandırdım. Zaten bu kadar gizli ve titiz yürütülen bir soruşturmanın bilinmesi de imkansızdı. Aziz Yıldırım'ın kitap okuyan bir insan olmamasına rağmen, tutuklandığı ilk gün "siyasi kitap istiyorum" demesi ve bir milletvekilinin "Ergenekon'un para kaynağı bu operasyondan çıkabilir" demesi acaba siyasi bir operasyon mu dedirtse de kendi kendime yendim bu düşünceyi. Dediğim gibi soruşturmanın bilinmesi ne kadar imkansızsa, siyasi olma ihitmali de o kadar imkansızdı.
Gerçi bilinme konusunda imkansız dediysem de o kadar değildi aslında. Bunu akşam olunca daha iyi anladım. Kanal D'de Ekrem Açıkel iddiaların çok ciddi olduğunu söylüyordu. Hatta Emenike'nin parkta para sayarken çekilen görüntülerini de savcının elinden "görüverdiğini" bize aktarıyordu. Maalesef tecrübeli muhabirimiz Fenerbahçe'nin küme düşeceği haberini de bize daha ilk günden bildiriyordu.
Ekrem Açıkel'den sonra görevi Taraf gazetesinden iki cengaver aldı. Rasim Ozan Kütahyalı ve Mehmet Baransu gibi ustalarımız bize habercilik dersi verdiler. Her bilgiyi kendi tape'leriymiş gibi elde edip, yayına verdiler. Haftada bir kaç programa çıkıp kibarca Aziz Yıldırım'ın ve Fenerbahçe'nin bittiğini bize duyurdular. Futbolumuz için bunun çok olumlu sonuçlar doğuracağı konusunda birleşen bu isimler, Fenerbahçe'nin şampiyonluğunun da bir kaç hafta içinde Trabzonspor'a teslim edileceğini açıkladılar. Elbette Şampiyonlar Ligi'ne de Trabzonspor'un katılacağı müjdesi izleyicilere ve okuyuculara verildi.
Tam bu sırada Fenerbahçe Spor Kulübü yayın yasağı talebini ilgili mahkemeye iletti. Ancak sonuç alınamadı. Hemen hemen her davaya ve olaya yayın yasağı gelen Türkiye, birden bire demokratik bir şekilde haber alma hakkımızın elimizden alınamayacağı kanısına vardı. Fenerbahçe taraftarının Bağdat Caddesi'nde düzenlediği yürüyüş ise küçük bir sansüre uğrayarak, kendisine yer bulamadı. Kuşkusuz demorasi de bir yere kadar.
Yayın yasağı talebinin reddinden sonra ise Facebook'da açılan "Her gün bir ingilizce kelime", "Her gün bir yeni öğüt" tarzı gruplara döndü gazeteler. Hepsi "her gün bir tape" yayınlayarak şike operasyonunu, "itibarsızlaştırma" operasyonuna dönüştürdüler. Televizyonlara servis edilen görüntülerde Giresun'da bir evde ele geçirilen silahların ardından Yıldırım'ın evi gösterilerek kamuoyuna suçlu lanse edilmek istendi. "19 Maçta Şike Yapılmış" ve "Savcı Maç Sonuçlarını Biliyordu" manşetleri günlerce kullanıldı. Aziz Yıldırım'ın istifa ettiği, Aykut Kocaman'ın istifa ettiği her gün ufak ufak yer aldı gazetelerde.
Ta ki Aziz Yıldırım'ın, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e gönderdiği mektuba kadar. Aziz Yıldırım, soruşturmayı yürüten savcının kendisine "Senden daha ünlü birini de alacağız" dediğini söyledi ve ekledi: "Savcının söylediğine göre Fenerbahçe şampiyon olmasaydı bu soruşturma açılmayacaktı"
Ve bu mektuptan sonra beklenen an geldi. Her özgürlüğün, her demokrasinin bir sınırı olduğu ima edildi. Kısacası soruşturmaya yayın yasağı ve gizlilik getirildi. Gerçi gizlilik herkesi bağlamadı. Mesela Mehmet Baransu "gizlilik bizi bağlamaz" diyerek tavrını koydu. Gerçekten de onu bağlamadı bu karar. Cesur bir kalem olduğu her halinden de anlaşılıyordu zaten. Her gün bir programda savcılık tarafından ya da emniyet tarafından serbest bırakılanları bile suçladı. Soruşturmayı yürüten savcı ise olgunlukla karşıladı bu durumu.
Yazarken soruşturma yazıyorum ama usül gereği. Yoksa daha iddianame yokken soruşturma aşaması geçildi, yargılama tamamlandı, asılanlar asıldı, kesilenler kesildi.
Gökten inme Federasyon Başkanı Mehmet Ali Aydınlar'ın Fenerbahçe taraftarı olduğu ve Fenerbahçe aleyhine karar alamayacağı taze beyinlerimize işlendi. Federasyon'dan çıkan ilk bir kaç karar da Fenerbahçe lehine olunca mecazi anlamda kan gövdeyi götürdü. Halbuki karar Fenerbahçe lehine değildi, hukukun emrettiği yapılmıştı. Fakat, masumiyet karinesi denen meretin yok sayıldığı ülkede bunun anlaşılması beklenemezdi.
Sonra bir takım insanlar Federasyon'u ve Fenerbahçe'yi UEFA'ya şikayet ettiler. Bu şikayetçiler veya ispiyoncular arasında üst rütbeli Federasyon temsilcilerinin olduğu konuşulsa da ben burayı atlıyorum. Bir gün Pierre Cornu diye bir adam geldi UEFA'dan. Felaket tellalları hemen "yandık, bittik, kül olduk" naraları atsa da Fenerbahçe taraftarı rahattı. Çünkü Avrupa'dan gelen adam masumiyet karinesini bilirdi.
Aslında mantık doğruydu lakin bu adam birilerinden bilgi alacaktı. Bilgiyi verenin art niyetli olabileceği atlanmıştı. Devam eden bir davanın, gazetelerden tercümeler yapılarak Cornu'ya aktarılması Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne gidememesine sebep oldu. Fenerbahçeli Aydınlar ise savunmasını "UEFA, Şampiyonlar Ligi'ne önem veriyor" diyerek yaptı.
Devler Ligi'ne gidememiş olmak, suç sabit olmadan suçlu ilan edilmek zaten Fenerbahçe taraftarını sinirlendirdi. Yalnız en sinir bozucu karar akşam saatlerinde UEFA tarafından ilan edildi: "Trabzonspor Şampiyonlar Ligi'ne Alındı". Peki Trabzon'da bu soruşturmada değil miydi? Fenerbahçe sıfır tolerans yüzünden men edilmemiş miydi? Hani UEFA Şampiyonlar Ligi'ne önem veriyordu?
Trabzon Şampiyonlar Ligi'ne katıldı, oynadı ve elendi ama bu sorulara hala cevap gelmedi. Cas'ta yürüyen davada da iki kurum birbirine düşmüş durumda olduğu için bu konuya da değinmeye lüzum yok.
Bu süreç devam ederken soruşturmanın medya temsilcileri de boş durmadı elbette. Linç kampanyalarına devam ettiler. Özellikle Fenerbahçe maçı olduğu gün mutlaka "Metris'te Kavga", "Metris'te İntihar", "Fener Düşüyor" tarzı haberler yaptılar. Görev bilinciyle hareket ettikleri için yadırgamıyorum, tebrik ediyorum onları.
Bir süre sonra 6222 sayılı Sporda Şiddetin Önlenmesine dair hazırlanan kanunun değiştirilmesi gerektiği konuşuldu. Kulüpler Birliği, büyük oranda, yasanın değişmesini istedi. Ancak bir grup temiz futbol düşkünü isim buna şiddetle karşı çıktı. Öyle ki Twitter'da "şikeciler futboldan temizlenmeli, yasa değişmemeli" mealinde bir yazı yazan Baransu'ya, "Aziz Yıldırım düşmanı" denilince, kendisi Yıldırım'ı tanımadığını ve soruşturma başlamadan önce futbolun kaç dakika olduğunu bile bilmediğini söyledi. Yani temiz futbol isteyen adam, futboldan anlamayan bir kişi.
Bu ilginçliği bir yana bırakıp 6222'nin durumuna devam edelim. Önce mecliste bütün partiler yasayı değiştirmeye karar verdiler. Sonra BDP çekilince kaldı üç parti. Mecliste oylama yapıldı, 6222 değişti ve Cumhurbaşkanı'na gönderildi. Bu süreçte ilginçlik bitmedi. Yasa değişsin diye gece vakti oy veren partinin milletvekilleri, bu durumdan duydukları pişmanlığı dile getirmeye başladılar
Bu milletvekillerinden bir tanesi Bursa'dan milletvekili seçilirse, Bursa-Beşiktaş maçından dolayı Bursa'nın aldığı cezanın azaltılacağı sözü veren kişi. Kaldı ki o ceza 6222'ye göre verilmişti ve kendisi bu yasayı yok saymıştı. Diğer milletvekili ise "Ergenekon'un para kaynağı bu operasyondan çıkabilir" diyen kişi olması garipti.
Cumhurbaşkanı'da belli ki bu durumdan etkilendi ve yasa değişikliğini onaylamadı. Partiler ise yeniledikleri yasa üzerinde bir değişiklik yapmayarak, topu yeniden Gül'e attı.
Bu arada aylardır merakla beklenen iddianame de mahkeme tarafından kabul edildi. Soruşturmada gizlilik karar kalktı. İddianame tüm haber sitelerinde yayınlandı. Belki de 2011'in en çok okunan kitabı bu iddianame oldu. Bu iddianameyle ilgili görüşlerimi bir paragraf erteliyorum ve Metris'ten tahliye edilen 8 kişinin tahliye edildiği gün Fenebahçe'nin maçı olduğuna dikkat çekmek istiyorum. İsterseniz paranoyak diyin ama bana tesadüf gibi gelmiyor. Düşünün ki Fenerbahçe'nin önemli bir maçı var ve Aziz Yıldırım o gün tahliye ediliyor. Bunun Fenerbahçe'yi motive ettiğini düşünmez misiniz?
İddianame üzerinde tartışmalar devam ederken, gazeteler kendilerine en güzel tape'leri seçerken Cumhurbaşkanı Gül'de veto ettiği değişikliği bu kez onayladı.
Savcının hazırladığı iddianameye bakarsak bana göre dağ fare bile doğuramadı. Basına dağıtılan PDF'te ise en dikkatimi çeken şey bazı sayfaların yer almamasıydı. Bu sayfalarda muhtemelen savunmanın lehine olabilecek tape'ler veya ifadeler var ki bunlar sümen altı edildi.
Tabi ki olmayan sayfa üzerinden konuşmaya gerek yok. Olan sayfalarda da Fenerbahçe aleyhine en fazla kullanılan konu İstanbul Büyükşehir Belediye maçı ve İbrahim Akın.
Bu konuda Twitter'da Ali Murat Göktuğ'un paylaştığı bir bilgi bu soruşturmanın kurgu olabileceğini akıllara getiriyor. Göktuğ'un paylaştığı bilgiye göre İbrahim Akın'ın yetkisiz menajeri Yusuf Turanlı Çaykur Rizespor'un eski Futbol Şube Sorumlusu. Bu hususta Yusuf Turanlı çok önemli bir yere sahip. Çünkü, kendisi Rizespor'da bu görevi üstlenirken, Rizespor AŞ'nin hissedarlarından birisi de Tahir Kıran. Diğer önemli isim ise Rize doğumlu, Fenerbahçe altyapısından yetişme ve Rizesporlu futbolcu Fahri Tatan.
Tahir Kıran'ı tanımayanlar olabilir, sadece ismen bilenler olabilir. Kendisi Fenerbahçe'de görev almış bir yönetici. 1999-2000 ve 2002-2003 yılları arasında Fenerbahçe'de altyapılardan sorumlu olmuş bir iş adamı. Fakat daha sonra Aziz Yıldırım'la ters düştüğü için Fenerbahçe'den uzaklaştırılan Kıran, futboldan uzak kalmadı. Haluk Ulusoy döneminde Federasyon'da yer aldı.
Şimdi burada önemli nokta Kıran-Turanlı ilişkisi. Çünkü, Tahir Kıran, Fenerbahçe'nin İbrahim Akın'a 200 milyar para teklif ettiğini Trabzonspor yöneticilerine bildiren kişi.Bu bilgiyi kimden aldığı ise meçhul.
Tahir Kıran'ın bir diğer konuşması ise en azından benim şüphemi arttırıyor. Mecnun Odyakmaz'la konuşurken ağzından şu cümleler dökülüyor: "Bir de telefonda konuşmayalım böyle işleri, boşver."
Garip bir konuşma. Sanki bir kişi soruşturmadan haberdar ve itiraf almaya çalışıyor gibi.
Peki Fahri Tatan bu işin neresinde? Fahri'nin ifadesi İbrahim Akın'la yaptığı telefon görüşmesi nedeniyle alınıyor. Fahri'de "İbrahim'e Fenerbahçe'den para geldiğini biliyorum ama İbo saf çocuktur" açıklamasını yaparak savcının ekmeğine yağ sürüyor.
Yalnız Fahri'nin Yusuf Turanlı ve Tahir Kıran'la Rizespor'da beraber olduğu göz önüne alındığında bu işin bir komplo olabileceği fikri benim taraflı aklıma yatıyor. Hele ki Fahri Fenerbahçe altyapısındayken, kendisinden sorumlu yöneticinin Tahir Kıran olduğunu düşününce kafamda bir şema oluşuyor.
Sonra hayal ediyorum: Yusuf Turanlı, Aziz Yıldırım'ın savaş açtığı yetkisiz menajerlerden biri. Tahir Kıran, Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe Spor Kulübü'nden uzaklaştırdığı bir yönetici. Fahri Tatan, Aziz Yıldırım döneminde Fenerbahçe'de tutunamamış, Kıran ve Turanlı tarafından ihya edilen bir futbolcu.
Diğer maçlarda ise şike diye tasvir edilen tüm konuşmalar futbol konuşmasıdır. Aziz Yıldırım'ın kadro öğrenmeye çalışmasına şike demek abesle iştigaldir. Zaten herkes rakibin kadrosunu öğrenmek ister. Kaldı ki bunu maçtan 2 saat önce yapmak şikeyle ilgisinin olmadığını bize kanıtlıyor. Şöyle ki, Aziz Yıldırım, bir tape'de Karabük-Fenerbahçe maçından önce Emenike'yi kadroda görmeyince şaşırıyor ve keşke oynasaydı diye bir cümle kuruyor.
Emenike'nin oynayıp oynamayacağını bilmediği meşhur tape'lerle sabit olan Aziz Yıldırım nasıl baskı uygulamış olabilir?
Eskişehir maçı öncesi, rakip takım hocası Bülent Uygun'a 50 kişilik basın ordusunun önünde "Bu taktikle çıkarsanız sizi yeneriz Bülent" demesi nasıl bir şike girişimi olabilir?
Şekip Mosturoğlu'nun Eskişehir-Fenerbahçe maçından bir gün sonra Sezer Öztürk'le konuşması nasıl şike olabilir? Dünya'nın neresinde oynanmış maçtan sonra şike pazarlığı yapılır?
"Maç satan karısını satar" diyen Mecnun Odyakmaz nasıl maç satar? "Bizim telefonda konuşamayacağımız hiçbir şey yok" diyen Odyakmaz kimle şike yapar?
Metris'ten "58. madde değişmesin, biz temiziz" diyen Aziz Yıldırım şike yapsa kendisine bu kadar güvenir miydi?
Fenerbahçe tarafında hal böyleyken, yazının başında bahsettiğim eski Fenerbahçe Asbaşkanı Hamdi Akın'ın da bir konuşması takılmış dinlemelere. Yalnız zannedildiği gibi Fenerbahçe adına iş bitirmeye çalışmıyor kendisi. Ankaragücü Onursal Başkanı Melih Gökçek ile beraberken kendisini arayan Trabzonspor Kulübü Başkanı Sadri Şener'in görüşmesine aracılık ediyor. Bunun şike veya teşvik içerdiğini tabi ki oturduğumuz yerden anlayamayız ama Hamdi Akın'ın, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ı istifaya davet edebilecek konumda olmadığını gösteriyor.
Yukarıdaki soruları ve diğer tapeleri de açmak mümkün. Üstünde ufak bir mantıkla ciddi çözülmeler yaşıyor iddianame. Ali Murat Göktuğ'un ufak bir saptaması bile bazı şeyleri çöpe atmaya yetiyor. Basit futbol muhabbetlerini kırparak şike konuşması haline getirmek; transfer görüşmelerini, kişisel işlerle ilgili yapılan para transferlerini şike diye iddianameye sokmak biraz tuhaf oluyor.
Ayrıca bu kadar gündemi meşgul eden soruşturmanın PDF dosyasında bizlerle paylaşılmayan kısımların ve gizli tanığın kim olduğunu bilmemizin gerektiğini düşünüyorum. Eğer gizli tanık Tahir Kıran veya Hakan Bilal Kutlualp ise o zaman işler biraz daha karışır.
Bu arada en üstte iki soruya benim cevabım 2 ve 3'tür. Futbolla ilgilenmeyenlerin öncülük ettiği soruşturmada ilk sorunun beni pek çeldirmediğini de ifade etmek isterim.